“Mahcubiyet Ve Haysiyet”‘in ardından okuduğum ikinci Dag Solstad romanı.
Her iki romanında da temel olayın yanında anlattığı yan olayları, detayları birbirine soluksuz bağlamasını sevdim. Noel sofrasındaki menünün detayından, bir edebiyat profesörü olan kahramanımız Andersen’in öğrencileri ile ilişkilerine, Norveç oyun yazarı Ibsen’in eserlerine, kendi gençlik dönemine ve birbirinden bağımsız pek çok konuyu bu kısacık kitapta (105 sayfa) öyle müthiş biçimde bağlıyor ki akışta kaybolmuyorsunuz. Hatta bu bağları aralarına es bile vermeden yapıyor ve sen kendin üzerinde düşünmek için ara veriyorsun.
Halen görüştüğü üniversite arkadaşları ile bir araya geldiği Noel yemeğinde kendi gençlik dönemleri (1960’lar) ve içinde yaşadıkları (1990’lar) toplumdaki moderniteyi soruluyor. Zamanın ruhu ile ilgili söylediği çok güzel bir söz var.
“Zamanın ruhu böyle davranır işte, tutsağı olarak içinde yaşayanlardan gizlenir, başka zamanlarda çekilmiş fotoğraflara bakarak bizleri dışardan gözleyenlere gösterir kendini” (35)
Yazarın bilinç akışı yöntemiyle anlattığı tüm bu vicdan sorgulamaları Noel gecesi gördüğünü düşündüğü c*nayet ve polise ihbar etme konusundaki tereddütüne dayanıyor. Ben olsaydım ne yapardım sorusu biz okurları da meşgul ediyor. Cevaplaması zor geldi bana.
Moskova Kitap Kulübümüzle bu dönemin ilk kitabıydı, iyi ki okuduk.
Son olarak çevirmeni Banu Girseler Syvertsen’e akıcı bir Türkçe ile dilimize kazandırdığı için teşekkür ederim.
Profesör Andersen telafi edilemez bir şeye tanık olmuştu. Telafisi imkansız bir şeyi ihbar edemezdi. (19)
Hiçbir uygarlık bir cinayete tanık olan kişinin bu olaydan toplumu haberdar etmemesini kabul etmez ve savunmaz. En kadim suçtur bu (65)
İhmalden doğan günahın savulunacak bir yanı yoktu. Bütün uygarlıklar böyle bir erdemin savunulamayacağı prensibi üzerine kurulmuştur. (95)

Blogger 📝