Karne Günü’nde Hem Sevinç Hem Hüzün

Perşembe akşamı okuldan bir duyuru geldi. “Karneler Cuma Günü saat 10:00 da verilecek, daha sonra öğrenciler servislerle evlerine gönderilecekler” yazıyordu duyuruda. Ben daha önceki tecrübelerime dayanarak biliyorum ki verdikleri saat hiç bir zaman tutmaz; saat 10′ da karne verilecek derlerse muhtemelen o saatte bütün okul dağılmış, servisler gitmiş olur. O yüzden cuma sabahı erkenden gönderdikten sonra çocuklarımı ben de saat 9 u  geçe çıktım evden, beş dakika içinde de okulun önündeydim ama ne yazık ki park edecek yer bulunmadığı gibi park yeri arayan arabalar da  yolu tıkamışlardı. Karmaşadan kurtulup uzaklarda bir yerlerde park yeri bulup acele acele okula girdim. Önce küçük oğlumun sınıfına uğradım, öğretmenimizin verdiği ödülleri kaçırmıştım ama karneyi aldığını görebildim, görür görmez de binadan çıkıp karşı binaya koştum ki Oğuz Kaan’a yetişebileyim. Sınıfa girdim ki ne göreyim; oğlum sınıfta tek başına kalmış, camın önünde beni bekliyor bir taraftan da ağlıyor, başında sınıf öğretmeni, bizimkini ikna etmeye çalışıyor.  O’nu öyle görünce yüreğim nasıl yandı anlatamam. Halbuki daha iki gün evvel artık büyük sınıf olduklarını,  karne günleri’nde okula gelmeyebileceğimi söyleyerek  bu fikre alıştırma girişimlerinde bulunmuştum. Öğretmenimizin de yardımıyla bizimkini ikna ettik bir karne seremonisine ve fotoğraf çektik en azından. Daha sonra babaanneye ve dedemizin bürosuna giderek el öptük ve çok çabuk unuttuk olanları. Ama gel de benim yüreğime sor unutur mu o kadar çabuk?

Peki bir daha ki karne gününde ne yapayım ben? Ortadan ikiye bölsem kendimi , bir yarım Kadir Mert’de, bir yanım da Oğuz Kaan da kalsa…